SINAN BÜYÜYOR

Lilypie - Personal pictureLilypie Second Birthday tickers

19 Aralık 2011 Pazartesi

İZLEDİK BEA SONUNDA :)





Zaten çok sık olmuyor, diğerleri gibi. Bari olmuşken kaçırmamak lazım diyoruz. Seviyoruz, ee bari canlı dinleyelim, heyecanlanıyoruz diyoruz; hopp hava soğuk, çocuk üşür diyerek sonunda bir kaç parçasının dinleyerek kalkıyoruz konserden.

Evet, Rafet El Roman konseri çok sık olan bir konser değil. Olmuşken kaçırmamalıyız diyoruz, geçen sefer Kuruçeşme Arena'da idik. Hava soğuk olmuştu ve doya doya dinleyemedik. Bu sefer ise Bostancı Kültür Merkezi kapalı olduğundan şimdi rahat rahat dinleriz dedik vee ohhh.

İstanbul ya burası, mutlaka bir yerden bir yere en az 3 saat tutmalı ya gidiş. Bizde saat 21:00 de olan konser için 18:00 çıktık yola. Allahtan yolluklar almışız da açıkan, susayan bir çocukla 3 saatlik trafikte nasıl geçer zaman çok problemini yaşamadık. Sinan 1 saat sonra uyudu ve konser alanına ulaşınca da tarafımızdan kaldırıldı.

Bu kadar efendi olunur mu kardeşim? Bizimle yavrucağım oturdu ve konserini izledi. Yemeğini yedi, çevre tarafından göz mıncıklamasına uğradı, mısırını yedi. Ohhh, canımıza değsin, güzel bir konserdi. Dinledik Rafet i ve Yusuf Güney i dinlemeden saat 23:30 da kalktık konserden.

14 Aralık 2011 Çarşamba

SÖYLENECEK SÖZ BULAMIYORUM ARTIK.

Yahu hep kötü şeyler mi yaşıyoruz diye bazen soruyorum kendime ama herzaman allaha şükürler ediyorum. Aslında genel olarak hayatımız güzel geçmesine rağmen aslında ev kazaları oluyor; ne kadar korumaya, korundurtmaya çalışsakta.

Bu hafta iki olay başımıza geldi. 1. olayda işten eve dönen sevgi dolu anne oğlu ile delice geçiremediği saatleri telafi etmeye çalışırken ( o ben oluyorum ) birden oğlunu kucağından kafa üstü düşürür. Ama ne düşürme; küt küt diye sesler gelir. Sonra oğluş başladı kusmaya. Bu benim için hastane sinyalleri idi. Hemen hastaneye gittik. Allaha şükür uykusuz bir gecenin ardından çok şükür diyerek bir ohhh çektik.

2. olay ise dün gece oldu ve şu ana kadar ki en kötü olayımızdı. ( allahtan tek dua'm bir daha yaşanmaması ) Birkaç gündür soğuk algınlığı çeken oğluşun öksürük şurubunu vermek isterken çocuğumu nerdeyse nefessiz bıraktık. 30 sn bizim yaşamımızdan her halde 10 yılı rahat götürmüştür. Oğluş surubu içmek istemedi; bende salak gibi zorladım. Ağlarken verirken birden soluk borusuna kaçtı ve sonrasını hatırlamak veya anlatmak bile istemiyorum. Kustu, kustu, kustu, kendinden geçti; bitkinleşti ve sonunda uyudu. Ama benim gözler ağlamaktan şişti, uykusuzluktan bitti. Zor, çok zor bir geceydi.

Allaha şükürler olsun, oğlum bana yine bir ders verdi. Dedi ki '' anne ben artık büyüdüm, istemiyorum sam verme ütfen; vermek istediğin ne olursa olsun, istemiyorsam vermeeee ''

Allahım, sen bizim çocuklarımızı koru...

Oğluşun aslında güzel bir videosunu koymak istemiştim bu yazımda ama böyle bir olay beni biraz soğuttu. Ama yine de sadece yorumsuz koyacağım.

Oğlum, Canım, Aşkım Seni çok ama çok seviyorum.



14 Kasım 2011 Pazartesi

YAŞGÜNÜ, ADANA GEZİSİ, BAYRAM.



Uzun zaman olunca yine yazmayalı, birikiyor anlatacak şeyler tabi.

Ana konumuz minik erkeğin koca erkek olma yolundaki hızlı ilerleyişi. Çünkü cancağızım 2 yaşında çok tatlı bir yaramaz oldu. Sinirleniyor, isteklerini anlatıyor, müdahale ediyor. Anlayacağınız insani aktivitelerin hepsi var :) Bu sene doğumgünü partisi şeklinde bir durum olmadı bizimkisi. Çünkü doğumgünümüz bayram programına gelince, Adana yolculuğumuz olayı ile Adanada bir üff yaptık; sonra İstanbul'a da dönünce tam doğumgününde bir üff yaptık. Çok hızlı geçti günlerimiz.

Sırası ile anlatmak gerekirse;

Önce 27.10 tarihinde babamızın doğumgünü vardı. Doğumgününde bir pasta ve 2 hediye ile kutladık. Hediyemiz babamızın doğduğu güne ait Hürriyet Gazetesini hediye verdik. Tabi şaşırdı :) Şimdi çerçeveletip şirketine asacak.



İkinci olayımız kurban bayramı dolayısı ile Adana yolculuğumuz oldu. Giderken uçak yolculuğu, gelirken de dede-anneannemiz ile araba ile dönüş yaptık. Şirket içi eğitimlerimin artması, bazı kendi eğitimlerim ve yüksek lisans derken yoğun bir tempoya gireceğimden dolayı anneannemiz takviyeye geldi sağolsun. Bir de tabi bir ameliyat meselem varda onu sonra anlatırım.

Uçak yolculuğumuzda malum yoğunluk fazla olunca babamız ile bizi yanyana koltuklara veremediler. Bizde uçaktaki yolculardan rica ettik, malum çocuklar yolculuklarda rahat bir oturma yaşamadıklarından dolayı tek kişinin zapt etmesi zor oluyor. Tabi bizim Adanalı milletinden de öküz çıkmaz diye bir kaide yok. Yanımda oturan kadın yerini vermek istemeyince sinir,stres dolu bir yolculuk yaşadık. En son inmeden dayanamayıp, umarım bir daha sizin gibi anlayışsız ve tipik bir insanla karşılaşmaz diyerek kavga etmek istediğimi belirttim ama kız oralı bile olmadı :) Bende tabi içimi dökmüş oldum neyse ki.

Uçaktan iner inmez kendimizi sevgili Adanamın en sevdiğimiz kebapçısına giderek ödüllendirdik. Gerçi ertesi gün, ertesi gün ve yine ertesi gün de et yedik ama insan yine de dayanamıyor :)

Adanayı ve yakınlarımızı özlediğimizden bir köye uğramadan olmaz dedik ama iki kuzen ve iki bebek olunca yolculuk ne resim ne de tam sohbet olabildi. Sonunda annemlerle halamların rezil çocukla yolculuklarını bizde yaşar olduk. Ama canım kuzenimin Efe'si bir tatlı, bir tatlı olmuş ki anlatamam. Maşallah boy-pos çok çok şeker bir çocuk benim yiğenim. Sonra abimlerde geldi ve oğluşun doğum günü içi pasta alıp Ege-Sinan ikilisi ile bir doğumgünü yaptık. Bir abim, bir Ege, Bir Sinan üfledi pastayı ve sonunda kestik apar topar :)








Bu üçlünün bu kadar masum göründüğüne bakmayın. Ev kuzenler tarafından alaşağı edildi desem yeridir. Tabi Sİnan ile Ege nin yaşları da yakın olunca hiçbirşeyi paylaşamadılar. En son abim doğumgünü hediyesi olarak Sinana aldığı arabadan iki tane alarak bileee çözemedi desem yeridir. Bu sefer ikisini de Ege istedi :) Neyse biraz Sinan dayak yedikten sonra arada sakinleşen Ege tarafından dinletmeye bırakılıyordu.


Dede-torunlar


Bu da bizim İstanbula dönünce evde yaptığımız doğumgünü kutlamamız. Tavşanlı bir ufak pasta aldık ve mumlarmızı üfledik. Sinan'ın üflemesi çok tatlı oluyor.

Bu arada doktor kontrolümüzü atlattık. Boyumuz 2,5 yaş çocuğunun boyunda ama kilosu 1,5 yaş çocuğuna göreymiş. Üff artık üzülmeye hacet yok dedi doktorumuz. Çünkü boyu artmasa müdahale ederiz ama boyu artıyor dedi doktor; o nedenle müdahale edilecek bir durum yok. Yeteri kadar yiyor ama demek ki kilo almıyor dedi. Hakikaten öyle. Tamam zorla yediriyoruz ama hareketli de bir çocuk olduğu için somalili gibi dolaşıyor işte ufaklığımız. Onun dışında vitamine bile gerek görmedi doktorumuz ama yine de ben istediğimiz için bir nutrigen verdi bize. Bunun dışında anneannemiz ve dedemiz geldi geleli oğluş çok mutlu. Tabi tek kişi ile bir eve tıkınmak hakikaten bunaltıcı bir durum.





Adana dönüşümüzde çok fazla ara vermeden geldik sağsalim. Yanlız dedemiz bir ara daldı yorgunluktan ama Serhat alınca kontrolü neyse ki sağsalim geldik İstanbul'a. Aslında dedemiz yılların şöforü ama malum artık yorgunluk çok etkiliyor bedenlerini.









सोमुर्टकन-मुज़ुर्लुक्लार्दा çok फज्लाचा gelişटिक. Yalancıktan ağlama, एलिन्देकी बीर şeyi verecekmiş गीबी yapıp kandırma, yalancıktan gülme। Çok मुज़ुरुज़।सोनर sayı saymayı öğrendik. बबी, इतीई, üşşşş :)

Sइनन kaç yaşındasın . İtiii. :)))

Sonuç मु?

Sonuç benim oğlum çok büyüyor, gülüyor, mutlu ve çok zıpır. Ama benim oğlum dünya tatlısu, dünya güzeli, bıdışım, hayatım, aşkım ve herşeyim benim.

Canım oğlum, hayat sana sevdiklerini yanından ayırmayarak, istediğin şeyleri eninde sonunda gösatererek, uzun, sağlıklı, analı-babalı bir ömür versin. Seni çok ama çok seviyorum.


Adana yolculuğu resimlerimiz.

31 Ekim 2011 Pazartesi

SON AKTİVİTELER



































Son günlerde yine deprem, şehit cenazeleri ve Sinan'ı büyütmek, yedirmek derken insanın pek bir zamanı ve keyfi kalmıyor yazmaya. Bende haberin kaynağında çalışan bir mimar olduğum için her şeyi ilk öğrenenlerden olmanın maalesef sıkıntısını daha bir fazla yaşıyorum. Deprem hikayeleri son günlerde çok üzülmeme neden olan gerçekliklerden biri oldu maalesef.


Neyse peki süreçte biz Sinan ile neler yaptık. Sinan her zaman ki gibi yemiyor ve biraz yoruyor ama onun dışındaki, yani yemek dışındaki hayat Sinan ile mükemmel desem yeridir.


Beraber geziyoruz, oynuyoruz; özellikle biraz biraz konuşmaya da başladı ya ufff görmeyin keyfimizi.


Ne güzel bir şeymiş çocuğumla iletişim kurabilmek ve birbirimizi anlamak :)


Kelimeleri çok çabuk kapıyor ve dilde tam dönemeyince çok şirin kelimeler çıkıyor.


Peki Sinan bey neler diyor;


Anne; süper söylüyor


Baba; Süper söylüyor. Ve hoşumuza gittiğini farkettikçe daha yüksek ve net söylüyor.


Su; dii oluyor.


dede; didi oluyor


babaanne; babo


anneanne; anniii


top; bob


park; mak


abi; abuu


gel; del


giy; diy


v.b. gibi bir sürü daha kelime.


Ama biz anlayabiliyoruz demek ve yapmak istediği herşeyi.


Top olayımızı sanırım profesyonel bir futbolcunun küçüklük haline döndürdü minik adam. Resmen top ile yatıp top ile kalkıyoruz. Logo yapalım istersen dersem kaptığı gibi topu getiriyor ve boşver top oynayalım der gibi bakıyor :) Gittiğimiz her yerde erkekleri bulur bulmaz başlıyor top vurmaya; tabi herkes vuruşuna hayran kalıyor :)


Oyuncakçı da, ya da dışarıda görür görmez tüm topları almak istiyor.

















Babası ile şu sıralar küçük hüsamettin rollerindeler. Aney, aney, ben pi...miyem; replikleri ile dizlerinin üzerinde geziniyorlar :) Sinan'ın yorumu süper ama. aney diyemediği için anne, anne :)






































































Sonra boyama aktivitelerimizi sıkılarak


yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz.



























































Şeker, şeker pozlar veriyoruz. Ohh yüzümüz güleçtir bizim. Ammaa, bir inadımız tuttu mu, deymeyin elime modunda olur bu güleç çocuk :)


Geçen gün de disney on ice prenses gösterisine gittik. Geçen sene çok küçük olduğu için gittiğimiz gösteriden keyif alamamıştı. Ama bu seferimizde hem o hem biz çok eğlendik. Sürekli sahnedeki gösteriden deniz kızı, mickey i göstererek ve bir taraftan da patlamış mısır yiyerek gösteriyi bitirdi. Hatta ne oldu ya, izliyorduk modunda çıktık gösteriden :)





































































































Bizde hayat böyle. Birşeyler yapmaya çalşıyoruz; ama şu var ki hayatımızın her dakikası koşturmaca, stres. Bu da hayatın içinden bir durum diyerek yaşıyoruz.


Yanlış anlamayın bıtkınlık değil benimkisi; sadece yorgunluk...

22 Eylül 2011 Perşembe

104 İMZA, BİR ADIM, GÜZEL BİR YARIN.


Hayatımızdaki bence ön önemli adımlardan birini attık; bir yaşam, bir gelecek satın alma isteğimiz kabarınca gittik bir sürü imzalar atarak, büyükçe bir borca girdik. Sonra da gittik ve bu kadar borcun ardından iyice karnımızı doyurup, keyif yaptık :)


Sinan bey; pek annesinin hevesinin olmamasına rağmen bence montessori çalışmalarını kendi kafasına göre yapmaya başladı. Bizde bilinçli olarak olmasa da kendimize göre çalışmalar yapıyoruz :) Bu sticker'ların hepsini babası ile birlikte salonun ortasındaki dolaba, güzelce yapıştırdılar. Babası sticker 'ı söktü, sinan dolaba yapıştırdı ve bu görüntü oluştu. Salonun ortasında pek şık durmasa da bir süre daha gösterime açmak adına sökmemeye karar verdim :)


15.09.2011 tarihini uzun zamandır bekliyorduk. Çünkü babamız koyu bir Rafet El Roman hayranıdır. Bu nedenle uzun zamandır İstanbul'da konser vermeyen ilah için uzun zaman önce biletlerimi ayarlamıştık. Ama o gece hem bir trafik, hem serin hava hüsranına uğrayarak konseri yarıda bırakıp çıkmak zorunda kalmıştık. Aslında ben açıkcası bekleme taraftarıydım ama arkadaşlarımın gözünde '' hımm, bu nasıl anne ya '' imajını almak istemediğimden kalktık. Aslında Sinan'da çok ama gereğinden çok uslu durmuştu ve ama kıyamadık işte :) Soğuk hakikaten keskindi.


Bizimki biz konseri izlerken bir taraftan Sinan'ı sarıp sarmalarken o da kağıt cola kabını kemirip durdu.

Bu da bizim bakımımızı yapan anneannemizin ( anneanne gibidir kendisi ) evindeki yaramazlıklarımız. evdeki bilgisayarın klavyesi oyuncağımız oldu da :)

Şimdi de babası ile top cambazlıklarının videosu aşağıdaki görüntüde izleyebilirsiniz. İyi seyirler...



Bu video da babası ile Sinan'ın oyun videosu. Olmasa olmazlardan.


12 Eylül 2011 Pazartesi

İLK KEYİFLİ TATİLİMİZ-ALİBEY ADASI












Bu sene tatilimiz 2 parça oldu. 1. tatilimizi anneanne ve dede ile Çınarcık olarak yaptık. 2. tatilimizde ise Ayvalık adaları olarak bilinen 22 adanın tek yerleşime açık adası Alibey adası ve Cunda adasındaydık.

Yolculuğumuz 9 saatlik bir yolculuk olmasına rağmen çok rahat ve keyifli geçti. Öncelikle Tekirdağ, Çanakkale feribotla Ayvalık yolu yaptık. Çocuk olmasından dolayı yavaş ve sakin bir yolculuk sonucu yolculuğumuz biraz uzadı tabi. Sabah evden çıkmayı saat 05:00 gibi planlarken biraz uykuya dalınca saat ancak 07:00 gibi evden çıkabildik. Sinan halen uyuyordu. ve arabadaki uykusu feribota kadar yani 11:00 e kadar devam etti.

Yanlız bir daha hiç gitmediğim bir yere gitmediğim zaman mutlaka detaylı bir araştırma yapacağım; ayrıca bir otel dışında pansiyon tarzı yerleri tercih edeceğim. Otelde ne olursa olsun saplandığımızı ve çevreyşi pek gezemediğimizi farkettik. Bu nedenle mümkün olduğu müddetçe artık pansiyonları deneyeceğiz.

Feribottan inip Kaz Dağlarına girer girmez bizi bir ter bastı. Çok zorlu yollarmış; uzun zamandır böyle yollara girmemiştim. Hem viraj, hem sıcak derken soluğu Kaz Dağlarının bitiminde güzel bir koyda aldık ve biraz inip soluk aldık ve resimledik kendimizi ve ohh diyen halimizi. En çokta babamızın ohh unu dinledik :)


Otelimiz hakikaten adanın en güzel oteliydi. Otelimizin stajer çalıştırmak dışında hiçbir kötü yanı yoktu. Yanlış anlamayın; stajer düşmanlığı değil bizimkisi. Sadece güler yüzlü genç çocuklar çok fazla çalıştırılmanın mutsuzluğu ile çalışıyorlardı. Hatta dert bile yanıyorlardı bizlere; hem az kazan hem de çok çalış diye. Ama yine de arada kusarak yemekhaneyi alaşağı eden bir çocuğa ve ailesine o kadar kibar davrandılar ki. Restaurantın şefine Teşekkürlerimi bir borç bilirim. Her istediğim saatte taze çorba, yemek sağlayan şefe teşekkürler.

Otelde güzel bir havuzumuz olmasına rağmen Sinan yanından hatta yakınından bile geçerken sürekli zırladı. Girmek istemedi; hatta bizim girmemizi bile istemedi :)

Ama bu duruma ise metanetle karşılamaktan çok zorlayarak karşılık verdik ve zorla havuza soktuk. Üzüldük ama kısacık tatilden hiç bronzlaşmamız bir çocuk vücudu çıksın istemedik. Bunun dışında genel olarak denize ısındırabilmek adına sahilde denizi dövercesine denize taş atan anne-baba-oğul üçlüsü bizdik :) Ayrıca bundan da çok zevk alıyorduk; bak '' hayatım 3 sektirdim :)''

Otelimizde şu ana kadar görmediğim kadar çok çocuk gördüm :) Hatta o kadar çoklardı ki aynı gün ve ayda doğmuş bir başka çocuk ile bile tanıştık. İsmi Efe. Bizimle aynı gün doğmuş ama bizden epey bir irice ve yemek yiyen bir çocuk olduğu için sosyal anlamda olmasa da boyca da büyük. Ama dikkatimi şu çekti; çocuk karşılaştırmalarından nefret hatta nefret ederim ama Sinan'ın boyu veya kilosu aydaşlarına göre az olmasına rağmen sosyal yönü genelde gelişmiş oluyor. Mesela çok güzel topa vuruyor, yapılanı çok güzel taklit edebiliyor, hafiften resim yapmalara başladık, logolarda çığır aştık gibi.


Ama yine karşılaştırma yapan anneleri veya türevlerini sevmiyorum. AÇık ve netim bu konuda.Odamız çatı katında ollması dolayısı ile biraz basıktı ama biz çok memnunduk. Gider gitmez bir park yatak istedik odamıza. Sonra yemek saati dışı olmasına rağmen sağolsun şefimiz bize sıcak çorbamızı gönderdi ve Sinan'ın karnını doyurduk. Tatilimiz birkaç defa kusması dışında çok güzel geçti. Allaha şükür ki ne bir ateş, ne bir enfeksiyon. MAŞALLAH, Darısı diğer tatillerimize :)


Tabi bizde çok arkadaş edindik; çocuğu olan kişi zaten uzun zamandır tanıdığın bir arkadaş gibiydi :) Hemn ortak muhabbetler, hatta hakikaten ortak tanıdıklar. Çünkü çoğu İstanbul misafirleriydik. Sohbetler esnasında Cunda adasındaki taş kahve ve Şeytan sofrasını öğrendik. Aslında Sarımsaklı plajını da deneyecektik ama tatilimiz kısa ve yetişemedik.

Bir gün Cunda adasına kısa bir ziyaret yaptık; sahilinde gezdik. Cunda'ya otelimiz yaklaşık 10 dk mesafede ve turkiyenin ilk doldurulma köprüsünün üzerinden geçerek ulaşıyorsunuz. Çok güzel sahile yakın pansiyonları var. Kesinlikle sahile yakın pansiyonlarını tavsiye ederim ama tabi fiyatları 5 yıldızlı otel ile nerdeyse aynı. Bu da ilginç yanı. Yeldeğirmenleri çok, kasaba gibi sıcak, çok yunan göç insanların olduğu bir yer Cunda. Çok sıcak, çok dostane bir ada Cunda.

Bir gün de Şeytan sofrası.

Şeytan sofrası bizim insanımız saf mı? yoksa şakamı yapıyorlar dedirten bir yer. Umudunu bağlayan koşmuş ve peçeteyi aldığı gibi belediyenin yapmış olduğu tel örgülere bağlamaya başlamış. Haa, tabi şeytanın ayağıda ayrı bir olay. Hikayesi Şeytan yemek yerken Allaha yakalanıyor ve kaçarken ayak izi kalıyor tepelerin üzerinde. Tamamen insan aklını ve ticari zekasının muhteşem hikayesi. Tamam tamam amma küçüksedim bu tür hikayeleri. Ama aslında ben çokta severim böyle hikayeleri dinlemeyi.

Ama manzara, ege kıyıları, adalar müthiş. Özellikle orada olan çay evlerinden birine oturup, birşeyler içerek manzara seyretmek.



Otelde en çok sevdiğimiz şey saat 21:30 da başlayan animasyonlardı. Animasyonlarda mutlaka erkenden yerimizi kapardık. Çünkü Sinan bayılıyordu, hatta sahneye gidip çocuk animasyonlarında oynadı, en son müzikle birlikte insanların alkışları ile çiftetelli oynadı. Küçük anfiye kuruluşu müthi,şti Sinan'ın. Koşar adımla her gece :) Ekipte çok iyiydi; çocuklar çok ama çok eğleniyordu.



Bunun dışında değişik aktivitelerimiz oldu. Mesela babamız ile tavla oynama (ama sadece zar atmaktan ibaret ), odamızdaki tüm yükseltileri inip çıkmak gibi.


Dönüş yolumuz 12 saat olunca sürekli dura dura geldik. Evimize ulaştığımızda hepimiz suyu çıksın diye sonuna kadar sıkılan limon gibiydik :) Dönüşte durduğumuz bir tesiste sinan bey'in malum işi ( vücuttan çıktı almak ) yaparken ki halini de pozladık :) Eh bitince de başladı kahkahaya :)


Güzel hemde şu ana kadar ki en güzel tatil bitti. Malum güzel şeyler çabuk biter. Darısı diğer tatillerimize.